Bazı ifadeler vardır; gündelik hayatta neredeyse otomatikleşmiştir ama yakından bakıldığında derin bir düzen duygusunu ele verir. “Neden amin inşallah denmez?” sorusu da böyle bir eşiktedir. İlk anda dilsel ya da dini bir ayrıntı gibi görünür; oysa bu soru, otorite, norm, hiyerarşi ve toplumsal uyum meselelerine uzanan geniş bir siyasal düşünme alanı açar. Güç ilişkileri çoğu zaman anayasal maddelerde değil, hangi kelimenin nerede söylenip söylenemeyeceğinde gizlidir.
Dil, İnanç ve Siyasal Düzen
İki Kelime, İki Konum
“Amin” ve “inşallah” aynı bağlamda anılsa da işlevsel olarak farklı konumlara sahiptir. Amin, tamamlanmış bir duaya verilen onaydır; bir kapanıştır. İnşallah ise geleceğe dair bir temenniyi, belirsizliği ve insan iradesinin sınırını kabul eder. Birinin ardından diğerini eklemek, dilsel açıdan olduğu kadar sembolik açıdan da bir fazlalık yaratır.
Siyaset bilimi açısından bu fazlalık, norm ihlali anlamına gelir. Her sistem, ister dini ister siyasal olsun, kendi iç tutarlılığını korumak için sınırlar çizer. “Amin inşallah” denmemesi, bu sınırların gündelik dildeki karşılığıdır.
Düzenin Sessiz Kuralları
Toplumsal düzen sadece yazılı yasalarla değil, yazılı olmayan kurallarla da işler. İnsanlar çoğu zaman bu kurallara neden uyduklarını bilmeden uyarlar. Bu da meşruiyet kavramının en derin katmanına işaret eder: Meşru olan, sorgulanmadan kabul edilendir.
Burada sorulması gereken ilk provokatif soru şudur: Meşruiyet, bilinçli onaydan mı doğar, yoksa alışkanlıktan mı?
İktidar ve Söylemin Sınırları
Dini Söylemde Otorite
Dini alan, siyasal iktidardan bağımsız gibi görünse de tarihsel olarak onunla sürekli etkileşim içindedir. Hangi ifadenin “doğru” olduğu, hangi kullanımın “yanlış” sayıldığı, otorite tarafından belirlenir. Bu otorite bazen resmi kurumlar, bazen dini liderler, bazen de kolektif gelenektir.
“Amin inşallah” denmemesi, bu bağlamda bir söylem düzenlemesidir. Söylem düzenlemesi, Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi, iktidarın en ince araçlarından biridir. Yasaklamak zorunda kalmadan, “ayıp”, “yanlış” ya da “yersiz” etiketleriyle davranışı sınırlar.
Siyasal Alanla Paralellikler
Bu durumu siyasal alana taşıyalım. Bir yurttaşın “hem destekliyorum hem karşıyım” demesi nasıl şüpheyle karşılanıyorsa, “amin inşallah” ifadesi de benzer bir muğlaklık üretir. Siyasal sistemler netlik ister. Oy ya vardır ya yoktur; destek ya verilir ya çekilir.
Burada dilsel netlik ile siyasal netlik arasındaki paralellik dikkat çekicidir. Belirsizlik, iktidar için her zaman risklidir.
Kurumlar, Normlar ve Meşruiyet
Dini Kurumlar ve Norm Üretimi
Dini kurumlar, tıpkı siyasal kurumlar gibi norm üretir. Bu normlar, bireylerin davranışlarını öngörülebilir kılar. “Amin”den sonra susmak, bir ritüelin tamamlandığını gösterir. Ardından “inşallah” eklemek, ritüeli bozar.
Bu bozulma, sadece teolojik değil, kurumsaldır. Kurumlar, ritüeller aracılığıyla kendi devamlılıklarını sağlar. Ritüelin bozulması, otoritenin sorgulanmasına kapı aralar.
Karşılaştırmalı Bir Bakış
Farklı toplumlara baktığımızda benzer örnekler görürüz. Bazı ülkelerde devlet başkanının konuşması alkışla bölünmez; bazılarında alkış teşvik edilir. Bu farklar, sistemin hangi tür meşruiyet anlayışına yaslandığını gösterir. Sessizlik mi onaydır, yoksa katılım mı?
“Amin inşallah” meselesi de bu bağlamda okunabilir: Onay mı veriyorsun, temenni mi ediyorsun? İkisini birden yapmak, düzenin diline uymaz.
İdeolojiler ve Belirsizlikle İlişki
Belirsizliğe Tahammül
İdeolojiler, belirsizlikle kurdukları ilişki üzerinden ayrışır. Otoriter ideolojiler belirsizliği sevmez; net sloganlar, kesin ifadeler üretir. Daha çoğulcu ve demokratik ideolojiler ise belirsizliğe alan açar.
İnşallah, belirsizliği kabul eder. Amin ise kararlılığı. Bu iki kelimeyi yan yana getirmemek, aslında bir hiyerarşi kurar: Önce temenni edilir, sonra onay verilir; ya da tam tersi. Ama aynı anda değil.
Burada kritik bir soru ortaya çıkar: Demokratik toplumlar, “amin inşallah” gibi melez ifadelere daha mı açık olmalıdır?
Popülizm ve Çelişkili Söylem
Popülist siyaset, çoğu zaman çelişkili ifadeleri bir arada kullanır: Hem halktan yana hem elitlerle uyumlu; hem değişimci hem gelenekçi. Bu tür söylemler kısa vadede etkili olabilir ama uzun vadede güven erozyonuna yol açar.
Dilsel düzeyde “amin inşallah” nasıl güvensiz bir ifade gibi algılanıyorsa, siyasal düzeyde de çelişkili vaatler benzer bir etki yaratır. Söylemin tutarlılığı, siyasal güvenin temelidir.
Yurttaşlık, Dil ve Katılım
Yurttaş Olarak Konuşmak
Yurttaşlık sadece oy vermek değildir; konuşma biçimini de içerir. Kamusal alanda hangi kelimeleri nasıl kullandığımız, katılım biçimimizi belirler. Sessiz kalmak da bir tercihtir; konuşmak da.
“Amin” demek, kolektif bir onaya katılmaktır. İnşallah demek, bireysel bir temennidir. İkisini aynı anda söylememek, kolektif ile bireysel olanın sınırını korur.
Demokrasi ve Çoğul Dil
Demokrasi, farklı seslerin bir arada var olabildiği bir rejimdir. Ancak bu, her ifadenin her bağlamda kabul edileceği anlamına gelmez. Demokratik düzen de kendi dilsel sınırlarını çizer. Hakaretin ifade özgürlüğü olmaması gibi, bazı ifadeler de “yersiz” kabul edilir.
Burada kişisel bir değerlendirme yapmak isterim: Demokrasi, sınırsız ifade değil; anlamlı ve bağlama uygun ifadedir. Bu uygunluk, çoğu zaman yazılı olmayan kurallarla sağlanır.
Güncel Siyasal Olaylar ve Söylem Disiplini
Kriz Anlarında Dilin Sertleşmesi
Kriz dönemlerinde siyasal dil sadeleşir, hatta sertleşir. “Ya bizimlesin ya karşımızda” türü ifadeler çoğalır. Bu ortamda melez söylemlere yer kalmaz. “Amin inşallah” gibi hem onay hem temenni içeren ifadeler, kriz siyasetinin ruhuna aykırıdır.
Bu durum, bize dilin esnekliğinin siyasal bağlama göre değiştiğini gösterir. Normal zamanlarda tolere edilen belirsizlik, kriz anlarında tehdit olarak algılanır.
Medya ve Söylem Standartları
Medya da hangi ifadelerin “doğru” kabul edildiğini belirleyen önemli bir aktördür. Bazı cümleler sürekli tekrar edilerek normalleştirilir, bazıları ise alaya alınarak dışlanır. Bu süreç, kamusal aklın şekillenmesinde belirleyicidir.
Sonuç Yerine: Neden Bu Kadar Önemli?
“Neden amin inşallah denmez?” sorusu, sadece dini bir incelik değildir. Bu soru, düzenin nasıl kurulduğunu, otoritenin nasıl içselleştirildiğini ve meşruiyetin hangi sessiz kabuller üzerine inşa edildiğini gösterir. Dil, iktidarın en az görünür ama en etkili aracıdır.
Okura şu sorularla bitirmek isterim: Günlük hayatta hangi ifadeleri neden kullanmadığımızı hiç düşündük mü? Dilsel sınırlar, bizi mi koruyor yoksa sınırlandırıyor mu? Ve daha önemlisi, demokratik bir toplumda belirsizliğe ne kadar tahammül edebiliriz?
Belki de siyaset, tam burada başlar: Söylenmeyen kelimelerin anlamını fark ettiğimiz anda.